Bir hukuk devletinde kanunlar belirli kişi veya örgütler için değil herkes için yapılır. Yasalar günü kurtarmak için değil geleceği güvence altına almak için çıkarılır. Eğer hukuk siyasi ihtiyaçlara göre belirli gruplar için özel düzenlemeler üretmeye başlarsa artık hukuk devleti ilkesinden değil, araçsal adaletten söz edilmeye başlanır.
PKK’nın silah bırakma süreciyle bağlantılı olarak meclise gelen yeni yasal düzenleme bu açıdan önemli bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Toplumsal barış kuşkusuz son derece değerli bir hedeftir. Ancak bu barışın da hukukun temel ilkeleri üzerine inşa edilmesi gerekir.
Türkiye’deki resmî kaynaklarının verdiği bilgilere göre, 1984 yılından bu yana PKK’nın gerçekleştirdiği saldırılar ve yaşanan çatışmalarda yaklaşık 15 bin asker, polis, korucu ve sivil vatandaş hayatını kaybetti. Böylesine ağır bir bilançoya rağmen devlet, toplumsal barış adına bu örgüt mensuplarını kapsayan yeni hukuki düzenlemeler yapıyor. Bunun elbette siyasi gerekçeleri var. Dünyanın farklı ülkelerinde de silahlı çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla benzer süreçler yürütülmüştür.
Barış ve hukuk neden bir kesim için geçerli?
Ancak tam da bu noktada hukuk adına cevap bekleyen bir soru ortaya çıkıyor: Eğer amaç gerçekten terörün kökünü kazıyarak ülkeye barış ve huzur getirmekse, ilgili düzenlemeler neden yalnızca belirli bir kesimi kapsıyor?
15 Temmuz sonrasında yaşanan süreç milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkiledi. On binlerce kişi kamudan ihraç edilirken binlercesi cezaevine girdi. Binlerce aile dağıldı, çocuklar anne veya babalarından ayrı büyüdü. 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin Türkiye’nin resmî değerlendirmesi ile uluslararası çevrelerde dile getirilen değerlendirmeler arasında farklılıklar bulunduğu bilinmektedir. Fakat ne olursa olsun bir topluluğun tümüyle suçlu ilan edilerek toplumsal barış sürecinin dışında bırakılması, eşitlik ve adalet ilkeleri bakımından ciddi bir çelişki oluşturmaktadır.
“Anayasal eşitlik ilkesi, devletin benzer hukuki durumlarda bulunan kişilere benzer kuralları uygulamasını gerektirir. Eğer devlet, silahlı bir örgüt için özel hukuki mekanizmalar geliştirebiliyorsa; haklarında bireysel suçlulukları kesinleşmemiş, yalnızca belirli bir dini hareketle ilişkilendirildikleri için ağır sonuçlarla karşılaşan insanlar bakımından da hukukun evrensel ilkelerini işletmek zorundadır”.
Mesele suçluluk veya suçsuzluk değildir. Mesele, hukukun herkese aynı mesafede durup durmadığıdır. Anayasal eşitlik ilkesi, devletin benzer hukuki durumlarda bulunan kişilere benzer kuralları uygulamasını gerektirir. Eğer devlet, silahlı bir örgüt için özel hukuki mekanizmalar geliştirebiliyorsa; haklarında bireysel suçlulukları kesinleşmemiş, yalnızca belirli bir dini hareketle ilişkilendirildikleri için ağır sonuçlarla karşılaşan insanlar bakımından da hukukun evrensel ilkelerini işletmek zorundadır. Aksi hâlde hukuk, adalet dağıtan bir sistem olmaktan çıkar; siyasi tercihlere göre çalışan bir mekanizmaya dönüşür.
Kalıcı barış ve toplumsal birlik yalnızca silahların susmasıyla sağlanamaz. Gerçek barış; hukukun seçici olmaktan çıkması, adaletin herkes için işlemesi ve hiçbir vatandaşın siyasi veya ideolojik kimliği nedeniyle hukuk dairesinin dışında bırakılmamasıyla mümkündür. Kısacası barış, bazıları için bir fırsat, bazıları için sonsuz bir cezalandırma olamaz.
Foto: TBMM Kütüphanesi Açık Erişim Sistemi