Türkiye’de son günlerde dini cemaatlerin ekonomik gücü yeniden tartışılıyor. Şirketler, gayrimenkuller, vakıflar ve büyük servetlerden söz ediliyor. Tartışma ise giderek şu basit soruya indirgeniyor: “Din işleriyle uğraşan cemaatlerin bu kadar parayla, şirketle, dünya malıyla ne işi var?”
Bu yaklaşım ilk bakışta ahlaki görünse de hem tarihsel hem de sosyolojik açıdan oldukça yüzeyseldir. Bir dini topluluğun zengin olması tek başına ne ahlaki ne de demokratik bir problem teşkil eder. Asıl mesele, bu servetin kime ait olduğu, kim tarafından, hangi amaçla ve hangi kurallarla yönetildiğidir.
Dindarlık fakirlik mecburiyeti değildir
Dini kurumların ekonomik kaynaklara sahip olması Türkiye’ye veya İslam dünyasına özgü değildir. Avrupa’da Katolik ve Protestan kiliseleri büyük bütçeler, gayrimenkuller, okullar, hastaneler ve sosyal yardım kuruluşları yönetmektedir. Hristiyanlık tarihinde manastırlar yüzyıllarca toprak sahibi olmuş ve ekonomik faaliyetlerde bulunmuştur.
İslam medeniyetinde de vakıflar; dükkânlar, hanlar, hamamlar, araziler ve başka gelir getirici mülklerle medreseleri, imaretleri ve sosyal yardım faaliyetlerini finanse etmiştir.
Çünkü eğitim vermek, öğrenci yurdu işletmek, burs sağlamak, yayın yapmak, ibadethane inşa etmek ve sosyal yardım faaliyetlerinde bulunmak ekonomik kaynak gerektirir. Manevi amaçlara sahip olmak, maddi araçlara ihtiyaç duymamak anlamına gelmez.
Dolayısıyla dini cemaatlerden beklenmesi gereken şey fakirlik değil, emanet ahlakıdır.
Binlerce insanın bağışlarıyla meydana getirilen kolektif servet birkaç kişinin kişisel tasarrufuna bırakılmışsa; dini lider, ailesi veya yakın çevresi bu kaynakları kendi malları gibi kullanabiliyorsa, burada ciddi bir ahlaki ve kurumsal problem vardır. Cemaatin malı liderin malı değildir. Bağış yöneticinin kişisel geliri değildir. Kolektif servet aile servetine dönüşmemelidir.
Kurumsal zenginlik ile kişisel zenginlik aynı şey değildir
Asıl ayrım burada yapılmalıdır.
Bir dini topluluğun yüz milyonlarca dolarlık malvarlığı bulunabilir. Eğer bu servet kurumsal olarak topluluğa aitse, gelir ve giderleri kayıt altındaysa, yöneticileri hesap verebiliyorsa ve dini lider öldüğünde servet çocuklarına miras kalmıyorsa, servetin büyüklüğü tek başına fazla bir şey anlatmaz.
Fakat binlerce insanın bağışlarıyla meydana getirilen kolektif servet birkaç kişinin kişisel tasarrufuna bırakılmışsa; dini lider, ailesi veya yakın çevresi bu kaynakları kendi malları gibi kullanabiliyorsa, burada ciddi bir ahlaki ve kurumsal problem vardır.
Cemaatin malı liderin malı değildir. Bağış yöneticinin kişisel geliri değildir. Kolektif servet aile servetine dönüşmemelidir.
Nitekim daha önce yayımladığım “Cemaatlere yönelik kapsamlı yasal düzenleme şart” başlıklı yazıda Türkiye’deki temel problemin cemaatlerin fiilen var olmalarına rağmen hukuken kendi kimlikleriyle tanımlanmamaları olduğunu belirtmiş; çözüm olarak “Dinî Topluluk Tüzel Kişiliği” oluşturulmasını, cemaatlere bağlı vakıf, dernek ve şirketlerin konsolide biçimde raporlanmasını ve özellikle lider ile cemaat malvarlığının birbirinden ayrılmasını önermiştim.
Bugünkü servet tartışması, aslında o hukuki boşluğun ekonomik sonuçlarından biridir.
Serveti sorgulayalım, fakat yoksulluğun hesabını da unutmayalım
Meselenin bir başka rahatsız edici tarafı ise cemaatlerin servetlerinin ekonomik sıkıntı içerisindeki geniş toplum kesimlerine sunuluş biçimidir.
Geçim sıkıntısı çeken, satın alma gücü gerileyen insanların önüne sürekli “Bakın bunların ne kadar parası var” manşetleri koymak kolaydır. Fakat burada iki ayrı hesap birbirine karıştırılmamalıdır.
Cemaatlerin malvarlıklarının kaynağını ve nasıl yönetildiğini sorgulamak meşrudur. Hatta gereklidir.
Fakat vatandaşın neden yoksullaştığı başka bir sorudur.
Hayat pahalılığı, satın alma gücü, gelir dağılımı, vergiler ve ekonomi politikalarının sonuçları siyasi iktidarın sorumluluk alanındadır. Bir cemaatin milyonlarca veya milyarlarca liralık servetinin bulunması, emeklinin maaşının neden temel ihtiyaçlarına yetmediğini açıklamaz.
Cemaatlerin servetini sorgulamak başka şeydir; toplumun yoksullaşmasının hesabını cemaatlerin serveti üzerinden görmek başka şeydir.
Birincisi dini yapıların hesap verebilirliğini, ikincisi siyasal iktidarın hesap verebilirliğini ilgilendirir. Birincisinin ikincisini görünmez hale getirmesine izin verilmemelidir.
Mesele para değil, iktidar ve emanettir
Türkiye’nin ihtiyacı cemaatleri fakirleştirmek, şirket kurmalarını engellemek veya ekonomik faaliyetlerini yasaklamak değildir.
İhtiyaç; dini özgürlükle birlikte tüzel kişilik, kurumsal mülkiyet, mali şeffaflık, bağımsız denetim ve yöneticilerin hesap verebilirliğini sağlayacak bir hukuk düzenidir.
Dini lider manevi otorite sahibi olabilir; fakat bu, ona cemaatin kolektif serveti üzerinde kişisel mülkiyet hakkı vermemelidir.
Bu nedenle doğru soru “Cemaatlerin neden bu kadar çok parası var?” değildir.
Doğru soru şudur:
Bu servet kimin, kim yönetiyor, kim denetliyor ve yöneten kişi yarın ortadan kalktığında ne oluyor?
Bu soruların açık cevapları varsa cemaatin zenginliği başlı başına bir problem değildir.
Cevapları yoksa problem zaten paradan çok daha büyüktür.
Foto: Public Domain Pictures