Soğuk Savaş’ın Rantı ve İslami Hareketler (2) 

Dr. Bülent Şengün

3 Ağustos 2026

Soğuk Savaş şartlarında devlet bütün dinî hareketleri eşit biçimde desteklemedi. Devlete itaat eden, milliyetçi, Sünni ve anti-komünist yapılar daha geniş hareket alanı buldu. Buna karşılık sınıfsal eşitsizlikleri eleştiren, çoğulcu veya devletçi milliyetçiliğe mesafeli dinî yorumlar aynı ölçüde teşvik edilmedi. Böylece devlet sadece dinin kamusal alana dönüşüne izin vermedi; hangi dindarlık biçiminin yükseleceğini de etkiledi.

Devletin makbul dindarlığı 

Tarikatlar, cemaatler ve İslamcı çevreler Cumhuriyet’in ilk döneminde rejim açısından kuşkulu yapılardı. Soğuk Savaş’ta ise anti-komünist olmaları nedeniyle faydalı toplumsal ortaklar olarak görülmeye başlandılar. Devlet bunların tamamını doğrudan kurmadı veya yönetmedi. Ancak faaliyetlerine göz yumdu, yayın ve eğitim çalışmalarına alan açtı ve sol örgütlere uyguladığı baskıyı aynı sertlikle bu yapılara uygulamadı.

“Solcuların dernekleri kapatılır, yayınları yasaklanır ve kadroları tasfiye edilirken dinî yapılar öğrenci yurtları, kurslar, vakıflar, dernekler ve yayın organları üzerinden toplumsal köklerini derinleştirdi. Devlet bir taraftan solu budarken diğer taraftan onun boşalttığı alanın dinî hareketler tarafından doldurulmasına yardım etti”.

Siyasette ve bürokraside oluşan bu asimetri, İslami hareketlere büyük bir örgütsel avantaj sağladı. Solcuların dernekleri kapatılır, yayınları yasaklanır ve kadroları tasfiye edilirken dinî yapılar öğrenci yurtları, kurslar, vakıflar, dernekler ve yayın organları üzerinden toplumsal köklerini derinleştirdi.

Devlet bir taraftan solu budarken diğer taraftan onun boşalttığı alanın dinî hareketler tarafından doldurulmasına yardım etti.

Türk-İslam Sentezi

Bu dönemin en kalıcı sonuçlarından biri, Türk milliyetçiliği ile Sünni İslam’ın ortak bir ideolojik çerçevede birleştirilmesiydi. Buna göre Türk milleti tarihsel olarak Müslümandı; İslam millî birlik ve toplumsal düzen sağlıyor, komünizm ise hem dine hem millete savaş açıyordu.

Bu anlayış milliyetçilik ile İslamcılık arasındaki sınırları giderek belirsizleştirdi. Ülkücü hareketin dili İslamileşirken, birçok İslami hareket de daha milliyetçi, devletçi ve anti-komünist bir karakter kazandı.

Necip Fazıl’ın düşüncesi, milliyetçi-mukaddesatçı çevreler, Nurcu gruplar, imam-hatip kuşakları ve daha sonra Millî Görüş çizgisi aynı şey değildi. Aralarında ciddi düşünsel ve siyasal farklılıklar vardı. Fakat hepsi, farklı ölçülerde, Soğuk Savaş’ın açtığı anti-komünist alandan yararlandı.

Daha da önemlisi, dini komünizme karşı kullanmak isteyen devlet ile devleti İslamileştirmek isteyen hareketler arasında örtük bir çıkar ortaklığı oluştu. Devlet bu hareketleri toplumu kontrol etmek için kullanabileceğini düşündü; hareketler ise devletin açtığı alanları kadro yetiştirmek ve kurumsallaşmak için değerlendirdi.

Her iki taraf da diğerini araçsallaştırmaya çalıştı. Uzun vadede kimin kimi daha fazla dönüştürdüğü ise tartışmalıdır.

12 Eylül’ün ironisi

12 Eylül 1980 darbesi bu sürecin dönüm noktasıdır. Darbeciler yalnızca solu ezmekle kalmadı; toplumu milliyetçi ve Sünni bir kimlik etrafında yeniden şekillendirmeye çalıştı.

Zorunlu din dersleri getirildi, Diyanet’in toplumsal rolü genişletildi, İmam Hatip okullarının önü açıldı ve Türk-İslam sentezi devletin eğitim ve kültür politikalarına yerleştirildi. Solcu öğretmenler, akademisyenler, öğrenciler ve sendikacılar tasfiye edilirken onların bıraktığı toplumsal alan giderek dinî yapılara açıldı.

Darbecilerin amacı İslamcı bir devlet kurmak değildi. Onlar itaatkâr, milliyetçi ve devlete bağlı bir dindarlık üretmek istiyorlardı. Dinin toplumu siyasetten uzaklaştıracağını, sınıf çatışmasını bastıracağını ve gençleri sol hareketlerden koruyacağını düşündüler.

Fakat tarih, devletlerin hazırladığı senaryolara sadık kalmaz.

Devletin kontrol edebileceğini düşündüğü dinî yapılar zamanla kendi okullarını, yurtlarını, şirketlerini, medya kuruluşlarını, insan kaynaklarını ve uluslararası bağlantılarını kurdular. Başlangıçta devletin çevresinde gelişen bu yapılar, giderek devlet kadrolarına yerleşen ve iktidar üzerinde hak iddia eden örgütlü güçlere dönüştüler.

Devlet komünizmden korunmak için dini güçlendirdi; güçlenen dinî hareketler ise zamanla devletin laik kimliğini değiştirmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın gerçek galibi

Soğuk Savaş sona erdi, Sovyetler Birliği dağıldı ve komünizm Türkiye için ciddi bir siyasal alternatif olmaktan çıktı. Fakat komünizmle mücadele amacıyla kurulan kurumlar, geliştirilen söylemler ve güçlendirilen örgütler ortadan kalkmadı.

Tehdit yok oldu; tehdide karşı büyütülen yapılar kaldı.

Bu nedenle Türkiye’de İslami hareketlerin yükselişini sadece toplumun dine dönüşüyle açıklamak eksiktir. Yaşanan şey aynı zamanda devlet eliyle açılan alanların, sağlanan ayrıcalıkların ve solun sistematik biçimde tasfiye edilmesinin sonucudur.

Soğuk Savaş Türkiye’de İslam’ı doğurmadı. Fakat İslam’ın belirli bir milliyetçi, devletçi ve anti-komünist yorumunu siyasetin merkezine taşıdı. Geçici bir güvenlik aracı olarak görülen dinî hareketlerin kalıcı iktidar aktörlerine dönüşmesinin yolu böyle açıldı.

Tarihin ironisi burada yatıyor: Devlet, Cumhuriyet’i komünizmden korumak için İslami hareketlere alan açtı. Sonunda komünizm Türkiye’yi dönüştüremedi; fakat ona karşı büyütülen güçler Cumhuriyet’i dönüştürdü.

Belki de bu nedenle Soğuk Savaş’ın Türkiye’deki en kalıcı galibi kapitalizmden çok siyasal İslam oldu.

Foto: Joko Narimo

error: Content is protected !