Türkiye’de cemaat ve tarikatlar konuşulduğunda tartışma genellikle iki uç arasında sıkışır: Ya bu yapılar bütünüyle yasaklanması gereken tehditler olarak görülür ya da din özgürlüğü adına her türlü denetimin dışında bırakılmaları savunulur. Oysa Almanya’nın din-devlet ilişkileri, bu iki seçeneğe mahkûm olmadığımızı gösteren dikkat çekici bir örnek sunuyor. Almanya dinî toplulukları ne devletin bir parçası hâline getiriyor ne de onları hukuken yok sayıyor. Onlara kendi kimlikleriyle örgütlenebilecekleri, hak ve sorumlulukları belirlenmiş bir alan açıyor.
Religionsgemeinschaft ve KdöR: Almanya’da dinî topluluk tanımı ve bu tanıma eklenen kamu hukuku yetkileri
Bu sistemin merkezinde sık sık birbirine karıştırılan iki kavram bulunuyor: Religionsgemeinschaft ve Körperschaft des öffentlichen Rechts, kısaca KdöR. Birincisi dinî topluluk olmayı, ikincisi ise belirli şartları sağlayan dinî topluluğa kamu hukuku statüsü verilmesini ifade ediyor. Her KdöR aynı zamanda bir Religionsgemeinschaft’tır; fakat her Religionsgemeinschaft KdöR değildir. Bu ayrım anlaşılmadan Alman modelinin nasıl işlediğini kavramak mümkün değildir.
Religionsgemeinschaft nedir?
Religionsgemeinschaft, ortak bir inancı yalnızca bireysel olarak paylaşan kişilerin değil, bu inancı birlikte yaşayan, sürdüren ve gelecek kuşaklara aktaran örgütlü dinî topluluğun anayasal adıdır. Kavram belirli bir şirket veya dernek biçimini değil, topluluğun dinî-anayasal niteliğini gösterir. Bu nedenle bir yapı hukuken tescilli dernek, yani eingetragener Verein olarak örgütlenmişken aynı zamanda anayasal anlamda Religionsgemeinschaft kabul edilebilir.
Devlet inancın doğru, yanlış, makul veya çağdaş olup olmadığına karar vermez. İnanç öğretisinin içeriği devletin yetki alanı değildir.
Devlet burada inancın doğru, yanlış, makul veya çağdaş olup olmadığına karar vermez. İnanç öğretisinin içeriği devletin yetki alanı değildir. İncelenen husus, başvuran kuruluşun gerçekten kapsamlı bir dinî hayatı temsil edip etmediği, toplulukla üyeleri arasında devamlı bir bağ bulunup bulunmadığı ve devletle iş birliği yapılması gereken alanlarda kimin yetkili muhatap olduğunun belirlenip belirlenemediğidir.
Religionsgemeinschaft olarak kabul edilen bir topluluk, genel kanunların sınırları içinde kendi dinî işlerini bağımsız biçimde yönetir. Din görevlilerini seçebilir, ibadet biçimlerini ve dinî makamlarını düzenleyebilir, öğretisini belirleyebilir ve mensuplarına aktarabilir. Devlet kimin gerçek imam, dede, papaz veya haham sayılacağına karar veremez. Alman Anayasası’nın koruduğu özerklik tam olarak budur: Devlet hukuku uygular, fakat teoloji üretmez.
Din dersi için KdöR olmak gerekmiyor
Religionsgemeinschaft olmanın en görünür sonuçlarından biri devlet okullarındaki din dersidir. Alman Anayasası’nın 7’nci maddesine göre din dersi, devletin gözetimi altında fakat ilgili dinî topluluğun ilkelerine uygun olarak verilir. Müfredatın dinî içeriği devletle topluluğun iş birliği içinde belirlenir; öğretmenlerin dinî açıdan yetkilendirilmesinde topluluk söz sahibidir.
Burada çoğu kişinin bilmediği önemli nokta şudur: Devlet okulunda din dersi verebilmek için KdöR statüsüne sahip olmak şart değildir. Anayasal anlamda Religionsgemeinschaft olarak kabul edilmek yeterlidir. Alevi toplumu, Almanya’da KdöR olmadan önce de bu sıfatla çeşitli eyaletlerde Alevilik din dersinin kurumsal muhatabı olmuştu. Bugün Alevilik din dersi birçok eyalette ilk ve ortaöğretim düzeyinde verilmektedir.
Aynı tanınma; hastane, cezaevi ve diğer kamu kurumlarında manevi rehberlik, üniversitelerde dinî eğitim programları ve devletle yapılacak kurumsal görüşmeler bakımından da önem taşır. Bununla birlikte bu imkânların tamamı otomatik değildir; ilgili eyalet mevzuatı, ihtiyaç ve devletle yapılacak iş birliği belirleyicidir.
KdöR ne ekliyor?
KdöR, Religionsgemeinschaft olmanın üzerinde ikinci ve daha güçlü bir hukuki aşamadır. Alman Anayasası’nın 140’ıncı maddesiyle yürürlükte tutulan Weimar Anayasası’nın 137’nci maddesine göre, teşkilatı ve üye sayısıyla gelecekte de varlığını sürdüreceğine güvence veren dinî topluluklara başvuruları üzerine kamu hukuku tüzel kişiliği hakları tanınabilir.
Bu statü topluluğu devlet kurumu yapmaz. Federal Anayasa Mahkemesi, KdöR statüsündeki dinî toplulukların devlet teşkilatının parçası olmadığını, devlet görevi yerine getirmediğini ve genel devlet denetimine tabi bulunmadığını açıkça belirtmiştir. Buradaki “kamu hukuku” ifadesi, topluluğun devletle birleştiği anlamına değil; din özgürlüğünü gerçekleştirebilmesi için kendisine bazı özel kurumsal araçlar verildiği anlamına gelir.
Bu araçların en bilineni vergi toplama yetkisidir. KdöR statüsündeki bir dinî topluluk, eyalet hukukunun şartları çerçevesinde üyelerinden dinî vergi alabilir ve isterse bu verginin devletin vergi idaresi aracılığıyla tahsil edilmesini sağlayabilir. Ancak bu bir mecburiyet değildir. Bir topluluğun KdöR olması, mutlaka vergi topladığı anlamına gelmez.
İkinci önemli yetki, topluluğun kendi kamu hukuku düzenlemelerini çıkarabilmesidir. Teşkilat, makamlar, temsil, üyelik, disiplin ve kurumların işleyişi yalnızca sıradan bir dernek tüzüğüyle değil, topluluğun özerk kamu hukukuyla düzenlenebilir. Üçüncü olarak topluluk, din görevlileri ve bazı çalışanlarıyla kendine özgü kamu hukuku hizmet ilişkileri kurabilir. Bu kişiler devlet memuru olmaz; dinî topluluğun kendi kamu hukuku personeli sayılır.
KdöR ayrıca ibadethane, mezarlık ve bazı dinî kurumların kamu hukuku yoluyla belirli bir amaca tahsis edilmesine imkân verir. Topluluk kendi adına mal edinebilir, sözleşme yapabilir, dava açabilir ve kurumsal devamlılığını liderlerden bağımsız biçimde sürdürebilir. Bu son husus özellikle önemlidir: Cemaate ait malvarlığı dinî liderin, yöneticinin veya kurucu ailenin şahsi malı değildir; tüzel kişiliğin mülkiyetindedir.
Her dini topluluk bu statüyü alabilir mi?
KdöR bir siyasi lütuf olarak verilmemelidir. Topluluk öncelikle gerçek bir Religionsgemeinschaft olduğunu, yeterli örgütsel yapıya sahip bulunduğunu ve varlığının geçici olmadığını göstermelidir. Üye sayısı, kurumsal geçmiş, mali imkânlar ve dinî hayatın yoğunluğu, devamlılık değerlendirmesinde dikkate alınabilir.
Federal Anayasa Mahkemesi Almanya’da dinî toplulukların hukuka sadakat göstermesi (Rechtstreue) gerektiğini belirtmiştir. Bu, devleti sevmesi, hükümet politikalarını desteklemesi veya belirli bir siyasi görüşü benimsemesi demek değildir. Mahkeme, devlete ideolojik sadakat şartı aranamayacağını açıkça söylemektedir.
Bunun yanında Federal Anayasa Mahkemesinin ifadesiyle topluluğun Rechtstreue, yani hukuka sadakat göstermesi gerekir. Bu, devleti sevmesi, hükümet politikalarını desteklemesi veya belirli bir siyasi görüşü benimsemesi demek değildir. Mahkeme, devlete ideolojik sadakat şartı aranamayacağını açıkça söylemektedir. Aranan şey, topluluğun yürürlükteki hukuka uyacağına, kendisine verilen kamu yetkilerini kanuna uygun kullanacağına ve üçüncü kişilerin temel haklarını tehlikeye atmayacağına dair güvence vermesidir.
Topluluğun iç yapısının parlamenter demokrasiye benzemesi de zorunlu değildir. Katolik Kilisesi, Ortodoks kiliseleri veya hiyerarşik dinî yapılar demokratik seçim esasına göre örgütlenmeyebilir. Alman hukuku, dinî özerkliği korumak için tek tip yönetim modeli dayatmaz. Fakat hiyerarşik yapı; üyelerin ayrılma özgürlüğünü, çocukların haklarını, çalışanların hukukunu veya üçüncü kişilerin temel haklarını sistematik biçimde ihlal etme izni vermez.
Alevi toplumu bu süreci nasıl yaşadı?
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, Almanca adıyla Alevitische Gemeinde Deutschland, önce Religionsgemeinschaft olarak kabul edildi ve Alevilik din dersinin kurumsal muhatabı hâline geldi. Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti, merkezi Köln’de bulunan topluluğa 17 Aralık 2020’den itibaren KdöR haklarını verdi. Berlin de 2022 yılında bu statüyü kendi eyalet alanı bakımından tanıdı.
Almanya federal bir devlet olduğu için ilk tanıma bütün ülkede kamu hukuku yetkilerinin otomatik biçimde kullanılmasını sağlamaz. Statüyü ilk veren eyaletten sonra diğer eyaletlerde Zweitverleihung, yani ikinci tanıma işlemleri yapılır. Bu teknik ayrıntı, Alevi topluluğunun neden bazı eyaletlerde farklı tarihlerde KdöR olarak göründüğünü açıklar.
Bu örneğin Türkiye bakımından çarpıcı tarafı şudur: Türkiye’de kendisine genel bir dinî topluluk tüzel kişiliği tanınmayan Alevi toplumu, Almanya’da önce bağımsız bir dinî topluluk olarak kabul edilmiş, ardından kamu hukuku tüzel kişiliği haklarına kavuşmuştur. Başka bir ifadeyle Almanya, Aleviliğin teolojik doğruluğuna karar vermemiş; Alevilerin kendi inançlarını tanımlama ve kurumsallaştırma hakkını tanımıştır.
Alman modeli şeffaflığı otomatik olarak sağlamıyor
Burada Alman sistemini idealize etmemek gerekir. Religionsgemeinschaft veya KdöR statüsü, bütün gelir ve bağışların kamuya açıklanmasını, yıllık bilançoların yayımlanmasını veya yöneticilerin demokratik seçimle belirlenmesini kendiliğinden zorunlu kılmaz. KdöR dinî topluluklar genel anlamda devletin idari vesayeti altında değildir. Dolayısıyla kamu hukuku statüsü tek başına mali şeffaflığın garantisi değildir.
Bu nokta Türkiye için geliştirilecek model açısından belirleyicidir. Türkiye, Almanya’dan dinî toplulukların kendi kimlikleriyle tanınmasını ve kurumsal özerkliğini alabilir; fakat mali şeffaflık, bağlı vakıf ve şirketlerin açıklanması, büyük bağışların raporlanması, çocukların korunması ve yöneticilerin malvarlığıyla cemaat malvarlığının ayrılması konusunda daha ayrıntılı kurallar koymalıdır.
Hakların karşılığında hesap verebilirlik bulunmalıdır. Ancak hesap verebilirlik, devletin inanç öğretisini denetlemesi anlamına gelmemelidir. Devlet paranın kaynağını, kurumların hukukiliğini, çocukların ve çalışanların haklarını denetler; inancın içeriğini değil. Sağlıklı laiklik çizgisi tam burada başlar.
Türkiye için çıkarılacak ders
Türkiye’de cemaat ve tarikatlar hukuken kendi kimlikleriyle mevcut olmadıkları için faaliyetlerini dernekler, vakıflar, şirketler, yurtlar ve gerçek kişiler üzerinden parçalı biçimde yürütüyor. Böylece asıl karar merkeziyle hukuki sorumluluğun adresi birbirinden ayrılıyor. Bir yapı iktidara yakınken korunabiliyor, ilişki bozulduğunda ise aynı dağınık ağ bir operasyon dosyası hâline gelebiliyor.
Alman örneğinin öğrettiği esas mesele vergi toplama ayrıcalığı değildir. Asıl mesele, dinî topluluğun görünür bir hukuki muhatap hâline getirilmesidir. Kimin topluluğu temsil ettiği, hangi kurumların ona bağlı olduğu, malvarlığının kime ait bulunduğu ve hangi kararın kurumsal sayılacağı belirlenebildiğinde hem din özgürlüğü hem de hukuki sorumluluk güçlenir.
Türkiye’nin Almanya’yı aynen kopyalaması gerekmiyor. Fakat “Dinî Topluluk Tüzel Kişiliği” adıyla, bütün inanç gruplarına eşit şartlarda açık, ihtiyari ve kademeli bir statü oluşturulabilir. İlk aşama kendi kimliğiyle tanınma ve temel kurumsal haklar; ikinci aşama ise devamlılığını ve hukuka bağlılığını kanıtlayan topluluklara daha geniş kamusal iş birliği imkânları olabilir.
Dinî toplulukları tanımak onları aklamak veya dokunulmaz kılmak değildir. Tam tersine, onları isimleri, yöneticileri, kurumları ve malvarlıklarıyla hukuk önünde görünür hâle getirmektir. Hukuken tanınan cemaat ayrıcalıklı değil, muhatap ve sorumlu olur. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu dönüşüm de budur.
Foto: Frank Bubu
Kaynaklar:
1. Alman Anayasası m. 7/3 ve m. 140; Weimar Anayasası m. 137.
2. Almanya Federal Anayasa Mahkemesi, 19 Aralık 2000, 2 BvR 1500/97 (Yehova Şahitleri kararı).
3. Kuzey Ren-Vestfalya, Alevitische Gemeinde Deutschland’a KdöR haklarının verilmesine ilişkin 11 Aralık 2020 tarihli düzenleme; yürürlük 17 Aralık 2020.
4. Berlin Senatosu, Alevitische Gemeinde Deutschland için ikinci KdöR tanıması, 6 Aralık 2022.
5. Alevitische Gemeinde Deutschland, Alevilik Din Dersi programları ve eyalet uygulamaları.