Siyaset Bilimci Dr. Bülent Şengün: “Cemaatlere yönelik kapsamlı yasal düzenleme şart”

Dr. Bülent Şengün

16 Ağustos 2026

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının kamuoyunda Süleymancılar olarak bilinen yapıya yönelik başlattığı soruşturma, Türkiye’deki cemaatler meselesini yeniden gündeme getirdi. Kamuoyuna açıklanan bilgilere göre 17 ilde yürütülen operasyonda çok sayıda kişi hakkında gözaltı kararı verildi; soruşturmanın mali raporlara ve çeşitli suç iddialarına dayandığı bildirildi. Şüpheliler hakkındaki iddiaların doğru olup olmadığına elbette bağımsız yargı karar verecektir. Fakat bu son gelişmeyi yalnızca bir adli dosya olarak okumak, Türkiye’nin yaklaşık bir asırdır çözemediği daha temel bir meseleyi gözden kaçırmak olur.

Fiilen var hukuken yok olan asırlık toplumsal yapılar: Cemaatler 

Türkiye’de dinî cemaat ve tarikatlar sosyolojik olarak vardır, ekonomik olarak etkilidir, eğitimden sosyal yardıma kadar geniş bir alanda faaliyet gösterir; fakat hukuken kendi adlarıyla yoktur. Bir cemaatin lideri, mensupları, kurumları, gelirleri ve malvarlığı olabilir; buna rağmen cemaatin kendisi hukuk düzeninde tanımlanmış bir tüzel kişi değildir. Faaliyetler birbiriyle bağlantılı dernekler, vakıflar, şirketler, öğrenci yurtları, kurslar ve gerçek kişiler üzerinden yürütülür. Böylece gerçek örgütsel merkez ile hukuki sorumluluğun adresi birbirinden ayrılır.

Bu, tali bir mevzuat eksikliği değildir. Türkiye’de cemaat–devlet ilişkisinin neden sürekli kriz ürettiğini açıklayan başlıca yapısal sorunlardan biridir. Devlet bir taraftan 1925 tarihli Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun yasaklayıcı anlayışını sürdürür; diğer taraftan tarikat ve cemaatlerin geniş çaplı faaliyetlerine fiilen izin verir. Bazı dönemlerde onları eğitim, yardım ve siyaset alanında ortak olarak kullanır; ilişki bozulduğunda ise aynı yapıları birdenbire güvenlik dosyasına dönüştürür. Hukukun boş bıraktığı alanı kaçınılmaz olarak siyaset doldurur.

Gülen Hareketi’nden yeteri kadar ders çıkarılmadı

Fethullah Gülen Hareketi’nin devlet içindeki yapılanması ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü bu ilişkinin ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Ne var ki bu tecrübeden çıkarılan sonuç, bütün dinî toplulukların şeffaf, tanımlı ve sorumlu bir hukuki zemine taşınması olmadı. Bunun yerine yasaklama dili korundu; fiilî ilişkiler ise aynı belirsizlik içinde devam etti. Bugün bir başka cemaate yönelik operasyonun tartışılması, sorunun tek bir yapılanmadan ibaret olmadığını yeniden hatırlatıyor.

Burada açık olmak gerekir: Bir cemaatin dinî niteliği, mensuplarına suç işleme imtiyazı vermez. Dolandırıcılık, kara para aklama, tehdit, çocuk istismarı, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması veya hukuka aykırı kadrolaşma iddiası varsa bunlar soruşturulmalıdır. Fakat ceza sorumluluğu şahsidir. Bir topluluğun bütününü, somut delil ve kesinleşmiş yargı kararı olmadan suç örgütü gibi sunmak hukuk devletiyle bağdaşmaz. Aynı şekilde, bir cemaatin iktidara yakın olması da onu denetimden muaf kılmamalıdır.

Sorun tam burada düğümleniyor: Türkiye’de denetim çoğu zaman kurallara göre değil, siyasi ilişkinin seyrine göre çalışıyor. Yakın olan himaye görüyor; uzaklaşan veya rakip hâline gelen operasyonla karşılaşıyor. Bu düzen ne laikliktir ne de hukuk devleti. Bu, dinî alanın devlet tarafından seçici biçimde yönetilmesidir.

Çözüm cemaatleri yasal ve denetlenebilir bir zemine çekmek

Oysa başka bir yol mümkündür. Almanya’da dinî topluluklar, dernek veya vakıftan farklı olarak “Religionsgemeinschaft” niteliğiyle tanınabilir; gerekli şartları sağlayanlar kamu hukuku tüzel kişiliği statüsü de kazanabilir. Fransa, Avusturya ve İtalya’da farklı modeller bulunur. Bu ülkelerin hiçbirindeki sistem kusursuz değildir ve Almanya’daki modelin Türkiye’ye aynen taşınması da doğru olmaz. Fakat ortak ilke önemlidir: Devlet, dinî toplulukları yok saymak yerine onların kendi kimlikleriyle hukuk içinde örgütlenmesine imkân tanır.

ÇÖZÜM ÖNERİSİ: “Dinî Topluluk Tüzel Kişiliği” adı altında yeni ve ihtiyari bir statü oluşturulabilir. Bu statü yalnızca Sünni cemaat ve tarikatlara değil; Alevi topluluklarına, gayrimüslim cemaatlere ve farklı inanç gruplarına eşit şartlarla açık olmalıdır. Devlet hangi inancın doğru olduğuna karar vermemeli; başvuran yapının gerçek bir dinî topluluk olup olmadığını nesnel ve dar ölçütlerle değerlendirmelidir.

Türkiye’de de “Dinî Topluluk Tüzel Kişiliği” adı altında yeni ve ihtiyari bir statü oluşturulabilir. Bu statü yalnızca Sünni cemaat ve tarikatlara değil; Alevi topluluklarına, gayrimüslim cemaatlere ve farklı inanç gruplarına eşit şartlarla açık olmalıdır. Devlet hangi inancın doğru olduğuna karar vermemeli; başvuran yapının gerçek bir dinî topluluk olup olmadığını nesnel ve dar ölçütlerle değerlendirmelidir.

Statü kazanan topluluk kendi adıyla mal edinebilmeli, sözleşme yapabilmeli, din görevlisi çalıştırabilmeli, bağış ve aidat toplayabilmeli, dava açabilmeli ve faaliyetlerinden doğan hukuki sorumluluğu üstlenebilmelidir. Buna karşılık yönetim yapısını, temsil yetkisini, bağlı kuruluşlarını, gelirlerini, büyük bağışlarını ve yurt dışı finansmanını açıklamalı; düzenli bağımsız mali denetime tabi olmalıdır. Lider ile cemaatin malvarlığı birbirinden ayrılmalı, bağlı dernek, vakıf ve şirketler konsolide biçimde raporlanmalıdır.

Cemaatlere katılmak veya onlardan ayrılmak hukuki olarak düzenlenmeli 

Mensupların hakları da özel olarak korunmalıdır. Bir topluluğa katılmak kadar ondan ayrılmak da serbest olmalıdır. Zorla bağlılık, tehdit, ekonomik baskı ve kişisel verilerin kötüye kullanılması yasaklanmalıdır. Çocukların bulunduğu yurt ve kurslar kamusal denetimin dışında bırakılamaz. Cemaat aidiyeti, kamu görevinde yükselmenin veya kamu kaynağına erişmenin görünmez ölçütü hâline gelemez. Dinî topluluğun özerkliği, mensubun temel haklarının başladığı yerde sınırını bulmalıdır.

ÇÖZÜM ÖNERİSİ: Dinî bir topluluğa katılmak veya ondan ayrılmak hukuken serbest olmalıdır. Benzer şekilde zorla bağlılık, tehdit, ekonomik baskı ve kişisel verilerin kötüye kullanılması yasaklanmalıdır.

Böyle bir düzenleme cemaatlere dokunulmazlık değil, tam tersine sorumluluk getirir. Bugün bir cemaate bağlı olduğu düşünülen onlarca ayrı tüzel kişiliğin arkasındaki karar merkezi görünmez kalabilir. Yeni statüyle kimin topluluğu temsil ettiği, hangi kurumun kime bağlı olduğu ve mali kararların kim tarafından alındığı belirlenebilir. Bir suç kurumsal karar, emir veya kaynak kullanılarak işlenmişse topluluğun tüzel kişiliği de sorumlu tutulabilir; fakat tek bir mensubun fiili otomatik olarak bütün topluluğa yüklenemez.

Siyasal itirazlar ve ideolojik tabular sorunu çözmüyor 

Bu öneriye “Tarikatlar zaten yasak, neden hukuki statü verelim?” diye itiraz edilecektir. Fakat yüz yıllık tecrübe, yasaklamanın bu yapıları ortadan kaldırmadığını gösteriyor. Yalnızca isimlerini, tabelalarını ve hukuki araçlarını değiştirdi. Fiilen var olanı hukuken yok saymak, onu denetlemek değildir; onu kayıt dışına itmek ve siyasi pazarlıklara açık hâle getirmektir.

Bir başka itiraz laiklik üzerinden gelecektir. Oysa laiklik dinî toplulukları yok saymak anlamına gelmez. Laik devlet, bir inancı doğru veya yanlış ilan etmez; hiçbir cemaati himaye etmez, hiçbirini yalnızca inancı nedeniyle düşmanlaştırmaz. Herkese eşit, genel ve öngörülebilir hukuk uygular. Bir dinî topluluğun tüzel kişiliğini tanımak, onun öğretisini devlet görüşü hâline getirmek değildir. Bir siyasi partinin tüzel kişiliğini tanımak, o partinin programını benimsemek anlamına gelmediği gibi.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir resmî din kurumu veya cemaatler bakanlığı değildir. İhtiyaç, dinî toplulukların özerkliği ile kamusal hesap verebilirlik arasında açık bir denge kuran çerçeve kanundur. Bu kanunun hazırlığı da yalnızca bürokratlara bırakılmamalı; hukukçular, ilahiyatçılar, sosyologlar, insan hakları kuruluşları ve farklı inanç topluluklarının temsilcileri sürece katılmalıdır.

Süleymancılar soruşturmasının nasıl sonuçlanacağını bugün bilmiyoruz. Fakat şunu biliyoruz: Türkiye cemaatler meselesini yalnızca operasyon günlerinde konuşmaya devam ederse aynı döngü tekrar edecektir. Önce yakınlık, sonra güç birikimi, ardından çatışma ve nihayet toplu tasfiye… Bu, hukuk devleti değil; geçici ittifaklar düzenidir.

Cemaat ve tarikatları hukuk içine almak onları aklamak değildir. Aksine görünür, denetlenebilir ve sorumlu hâle getirmektir. Türkiye artık yasaklama, görmezden gelme, himaye ve operasyon döngüsünden çıkmalıdır. Hukuken tanınmayan güç ortadan kaybolmaz; yalnızca karanlıkta büyür.

Kaynaklar: 

1. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının Süleymancılar soruşturmasına ilişkin kamuoyuna yansıyan bilgiler: Euronews Türkçe, 13 Ağustos 2026; Medyascope, 13 Ağustos 2026.

2. AİHM, İzzettin Doğan ve Diğerleri/Türkiye, Büyük Daire, Başvuru No. 62649/10, 26 Nisan 2016.

3. Venedik Komisyonu, Opinion on the Legal Status of Non-Muslim Religious Communities in Turkey and the Right of the Orthodox Patriarchate of Istanbul to Use the Adjective ‘Ecumenical’, CDL-AD(2010)005.

4. Almanya Federal Anayasası m. 140 ve Weimar Anayasası m. 137.

error: Content is protected !