Soğuk Savaş’ın Rantı ve İslami Hareketler (1) 

Dr. Bülent Şengün

2 Ağustos 2026

Türkiye’de İslami hareketlerin yükselişi genellikle toplumun bastırılmış dinî taleplerinin yeniden ortaya çıkmasıyla açıklanır. Cumhuriyet’in katı laiklik politikaları dini kamusal alandan uzaklaştırmış, çok partili hayatla birlikte toplumun inançları yeniden siyasete taşınmıştır. Bu anlatının doğruluk payı vardır; fakat hikâyenin yalnızca yarısını açıklar.

Diğer yarısında Soğuk Savaş, komünizm korkusu ve devletin dini bu korkuya karşı bir savunma aracına dönüştürmesi vardır.

İslami hareketleri Soğuk Savaş’ın yarattığını söylemek kuşkusuz abartılı olur. Tarikatların, cemaatlerin ve İslamcı düşüncenin kökleri çok daha eskiye uzanır. Fakat Soğuk Savaş, bu hareketlerin gelişeceği siyasal iklimi değiştirmiş; onlara meşruiyet, örgütlenme alanı, insan kaynağı ve kurumsallaşma imkânı sağlamıştır.

Kısacası İslami hareketleri Soğuk Savaş doğurmamıştır fakat onları beşiğinde büyütmüştür.

Komünizm yalnızca siyasi rakip değildi

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin güçlenmesi, Doğu Avrupa’da sosyalist yönetimlerin kurulması ve Türkiye üzerindeki Sovyet talepleri Ankara’da derin bir güvenlik kaygısı doğurdu. Fakat komünizm, zamanla sıradan bir dış politika tehdidi olmaktan çıkarıldı. Devletin, milletin, dinin, ailenin ve hatta ahlakın düşmanı olarak tanımlandı.

“Böylece siyasal bir ideoloji ile mücadele, ahlaki ve dinî bir seferberliğe dönüştü. Komünizm “Allahsızlık” ile özdeşleştirilirken, ona karşı kullanılacak en etkili silahın din olduğu düşünüldü. Dindarlık vatanseverliğin kanıtına, solculuk ise vatana ihanet şüphesinin gerekçesine dönüştü”.

Komünist olmak sadece yanlış bir ekonomik modeli savunmak anlamına gelmiyordu. Komünist; dinsiz, vatansız, ailesiz ve yabancı güçlerin hizmetindeki bir unsur olarak tasvir ediliyordu.

Böylece siyasal bir ideoloji ile mücadele, ahlaki ve dinî bir seferberliğe dönüştü. Komünizm “Allahsızlık” ile özdeşleştirilirken, ona karşı kullanılacak en etkili silahın din olduğu düşünüldü. Dindarlık vatanseverliğin kanıtına, solculuk ise vatana ihanet şüphesinin gerekçesine dönüştü.

Buradaki asıl kırılma, devletin dini yalnızca kontrol edilmesi gereken bir toplumsal alan olarak görmekten vazgeçip onu rejimi koruyacak bir güvenlik mekanizması olarak kullanmaya başlamasıdır.

Dine dönüş Demokrat Parti ile başlamadı

Türkiye’nin yeniden dindarlaşmasının Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelmesiyle başladığı sıkça tekrarlanır. Oysa dinin komünizme karşı toplumsal bir panzehir olarak kullanılması CHP’nin son iktidar yıllarında başlamıştı.

İlahiyat Fakültesinin açılması, İmam Hatip kurslarının kurulması, din eğitiminin yeniden genişletilmesi, bazı türbelerin ziyarete açılması ve hac yolculuğuna izin verilmesi bu dönemin gelişmeleriydi.

Bu adımlar elbette yalnızca dış politika hesaplarından kaynaklanmıyordu. Toplumun güçlü dinî talepleri de vardı. Ancak dönemin resmî söylemine bakıldığında, dinî açılımın komünizme karşı “manevi savunma” ihtiyacıyla açıkça ilişkilendirildiği görülür.

Cumhuriyet’in kurucu partisi laikliği terk etmedi; fakat dini laik devletin güvenlik siyasetinin içine yerleştirdi. Bu, sonraki yıllarda çok daha geniş sonuçlar doğuracak önemli bir dönüşümdü.

Demokrat Parti döneminde bu politika daha görünür hale geldi. Kore Savaşı’na gönderilen askerler “mücahit”, hayatını kaybedenler “şehit” olarak anıldı. Savaşa karşı çıkan aydınlar ve Barışseverler Cemiyeti üyeleri cezalandırıldı. Komünizm, Başbakan Adnan Menderes tarafından Türk milletinin varlığına ve geleneklerine aykırı bir “virüs” şeklinde tanımlandı.

Artık din yalnızca milletin inancı değil, devletin ideolojik savunma aracıydı.

Yarın: Devletin makbul dindarlığı, Türk-İslam sentezi ve 12 Eylül’ün ironisi

Foto: Essam Hussein (Kur’an)

error: Content is protected !