Yoksa 28 Şubat daha bitmedi mi?

Dr. Bülent Şengün

26 Ağustos 2026

Türkiye’de son gelişmeleri yan yana koyduğumda uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir soru daha güçlü biçimde karşıma çıkıyor:

Türkiye’nin siyasi yönünü gerçekte kim belirliyor?

Anayasal cevap bellidir: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı. Fakat siyasette yalnız resmi yetkililere değil, kimin gündem belirlediğine, kimin söylediğinin devlet politikasına dönüştüğüne de bakmak gerekir.

Bu açıdan son yılların üç dikkat çekici ismi var: Devlet Bahçeli, Doğu Perinçek ve Abdullah Öcalan.

Bahçeli söylüyor, siyaset yön değiştiriyor

Bunun en çarpıcı örneği yeni Kürt meselesi sürecidir.

Yıllarca Öcalan konusunda en sert siyasi çizgiyi temsil eden Devlet Bahçeli, Ekim 2024’te Öcalan’ın DEM Parti grubunda konuşarak PKK’nın lağvedildiğini ilan etmesini gündeme getirdi.

Birkaç ay sonra, 27 Şubat 2025’te Öcalan PKK’ya silah bırakma ve örgütü feshetme çağrısı yaptı.

Daha birkaç yıl önce siyasi olarak tahayyül edilmesi bile zor olan bir tablo bugün Türkiye’nin en önemli siyasi projelerinden biri haline gelmiş durumda.

Bu, Öcalan’ın Türkiye’yi yönettiği anlamına gelmez. Fakat Türkiye’nin geleceğinin tartışıldığı böylesine önemli bir süreçte yeniden merkezi bir aktör haline gelmesi üzerinde düşünülmesi gereken bir değişimdir.

Siyasette yalnız resmi yetkililere değil, kimin gündem belirlediğine, kimin söylediğinin devlet politikasına dönüştüğüne de bakmak gerekir. Bu açıdan son yılların üç dikkat çekici ismi var: Devlet Bahçeli, Doğu Perinçek ve Abdullah Öcalan.

Perinçek ve cemaatler

Diğer tarafta Doğu Perinçek’in yıllardır dile getirdiği cemaat karşıtı çizgi var.

Son cemaat operasyonlarından sonra yaptığı açıklamalar özellikle dikkat çekicidir. Perinçek meseleyi yalnızca mali suçlarla mücadele olarak değerlendirmiyor; cemaatlere yönelik operasyonları Türkiye’nin “Orta Çağ ilişkilerinden kurtulması” ve bir “temizlik” süreci olarak görüyor.

Bu durumda kaçınılmaz olarak şu soru ortaya çıkıyor:

Gerçekten mali suçlarla mı mücadele ediliyor, yoksa mali hukuk dini cemaatlerin tasfiyesi için yeni bir araç haline mi geliyor?

Çünkü 28 Şubat’ı hatırlayanlar bu dili yabancı bulmayacaktır.

Dün “irtica”, bugün “mali suç”

28 Şubat’ın özü yalnızca başörtüsü yasağı değildi. Devletin dini toplumsal örgütlenmeleri potansiyel tehdit olarak görmesi ve bunlara karşı olağan hukuk sınırlarını aşan müdahaleleri meşru kabul etmesiydi.

O dönemin anahtar kelimesi “irtica” idi.

Bugün ise “mali suç”, “kara para”, “şüpheli para hareketleri” gibi kavramlar öne çıkıyor.

Elbette mali suç varsa soruşturulmalıdır. Burada tartışılan şey suçların soruşturulması değildir.

Asıl soru şudur:

Soruşturulan suç mu, yoksa cemaatin kendisi mi?

Eğer hedef somut suçtan dini topluluğun tasfiyesine doğru kayıyorsa, kullanılan kavram değişmiş olsa bile 28 Şubat’ın devlet-toplum ilişkisine dair zihniyetinin devam edip etmediğini sorgulamak gerekir.

Tarihin acı ironisi

İşin belki de en çarpıcı tarafı budur.

AKP, büyük ölçüde 28 Şubat’ın mağdur ettiği muhafazakâr toplum kesimlerinin desteğiyle iktidara geldi. Başörtüsü yasaklarını kaldırdı ve muhafazakârların kamusal alandaki birçok engelini ortadan kaldırdı.

Fakat aynı AKP döneminde Gülen hareketine yönelik kitlesel tasfiyeler yaşandı; Furkan Vakfı ve Alparslan Kuytul ağır devlet müdahaleleriyle karşılaştı; bugün başka dini cemaatler operasyonların konusu haline geliyor.

Burada bütün bu dosyaların aynı olduğunu iddia etmiyorum. Her birinin hukuki ve siyasi şartları farklıdır.

Fakat ortaya çıkan görüntüyü sorguluyorum.

Muhafazakârların 28 Şubat’a karşı desteklediği bir iktidar döneminde, dini cemaatler nasıl yeniden devletin “temizlenmesi gereken” unsurları olarak konuşulmaya başladı?

Türkiye’yi kim yönetiyor?

Bu nedenle “Türkiye’yi Perinçek, Bahçeli ve Öcalan mı yönetiyor?” sorusunu bir komplo teorisi olarak değil, siyasi yön tayini sorusu olarak soruyorum.

Bahçeli bir çağrı yapıyor ve Türkiye’nin en önemli siyasi süreçlerinden biri başlıyor.

Öcalan yıllar sonra yeniden ülkenin geleceğine ilişkin kritik bir sürecin merkezine geliyor.

Perinçek’in yıllardır savunduğu cemaat karşıtı devlet anlayışı ise bugün şaşırtıcı biçimde güncel gelişmelerle örtüşüyor.

Bütün bunlar tesadüf de olabilir, siyasi konjonktürün doğal sonucu da.

Fakat siyaset bilimcinin görevi yalnız resmi makamların kim olduğuna bakmak değildir. Gündemi kimin belirlediğine ve hangi düşüncelerin devlet politikasına dönüştüğüne de bakmaktır.

Bu yüzden bugün sorulması gereken iki soru vardır:

Türkiye’nin siyasi yönünü gerçekten kim belirliyor?

Ve daha önemlisi:

28 Şubat gerçekten sona mı erdi, yoksa yalnızca aktörleri ve gerekçeleri mi değişti?

Dün gerekçe “irtica” idi.

Bugün “mali suç.”

Eğer hukuk somut fiili değil dini aidiyeti hedef almaya başlarsa, 28 Şubat bitmiş olmaz.

Sadece dilini değiştirmiş olur.

Foto: Musa Köse

error: Content is protected !