Bir haber gördüm.
Aslında haberden çok, bir insanın fotoğrafının altına yazılmış birkaç kelimeydi beni durduran.
Fotoğrafta bir kadın var.
Adı Fatma Aşık.
Yüzüne baktım.
Sonra başlığa baktım: “Bakmayın böyle masum durduğuna”
Bir süre başka hiçbir şey okuyamadım.
Çünkü ben Fatma Aşık adlı kadının resmine bakarken gazeteci buyuruyordu:
‘Gördüğünüz yüze inanmayın.
İçinizde bir merhamet uyanırsa ona da inanmayın.
Onu anlamaya çalışmayın.
Biz size onun ne mal olduğunu anlatacağız.
İşte insanı asıl ürperten budur’.
Çünkü burada öldürülen yalnızca masumiyet karinesi değildir.
Burada öldürülen vicdandır.
On Yıl
Habere göre Fatma Aşık yaklaşık on yıldır aranıyordu.
On yıl…
Yazması kolay.
Yaşaması nasıl bir şeydir acaba?
On yıl boyunca kapının her çalınışında irkilmek…
Bir polis arabası görünce kalbinin hızlanması…
Telefon çaldığında korkmak…
Sevdiklerine rahatça sarılamamak…
Bir bayramı daha geçirmek.
Bir kışı daha geçirmek.
Bir baharı daha geçirmek.
Ve belki her gece uyumadan önce ertesi sabah nerede uyanacağını düşünmek.
Bunları yazmak Fatma Aşık’ın masum olduğunu söylemek değildir.
Suç işlediyse yargılansın.
Bir insanın hakkını ihlal ettiyse hesabını versin.
Şiddete karıştıysa delili ortaya konsun.
Bir suç örgütüne bilerek ve isteyerek katıldıysa bağımsız bir mahkeme önünde yargılansın.
Bunların hiçbirine itirazım yok.
Benim itirazım başka:
Bir insan suçlanınca insan olmaktan mı çıkar?
Daha Mahkeme Bitmeden Biz Bitirmişiz
İşin belki de en acı tarafı şu:
Fatma Aşık hakkındaki yargılama henüz devam ediyor.
Yani mahkeme dosyayı kapatmamış.
Hukuk son sözünü söylememiş.
Ama biz söylemişiz.
Mynet:
“10 yıldır aranan FETÖ’cü Yunanistan’a kaçarken yakalandı.”
Yeni Akit:
“10 yıldır aranan FETÖ’cü…”
Yeni Şafak:
“Gündüz öğretmen gece ihanet mesaisinde: 10 yıl sonra yakayı ele verdi.”
Haber7:
“10 yıldır her yerde aranıyordu, sınırda yakayı ele verdi! Bakmayın böyle masum durduğuna.”
SüperHaber de aynı ifadeyi tekrarlıyor:
“Bakmayın böyle masum durduğuna.”
Yeniçağ ise onu doğrudan:
“15 Temmuz faili”
diye tanımlıyor.
Bir insanın yargılaması devam ediyor.
Ama gazeteler çoktan savcı olmuş.
Hâkim olmuş.
Kararı vermiş.
Sonra da o kararı milyonlara dağıtmış.
Bu yapılan gazetecilik değildir.
Gazetecilik, okuyucuya ne olduğunu anlatır.
Okuyucuya kimden nefret etmesi gerektiğini öğretmez.
Gazeteci suçlamayı aktarır.
Delili araştırır.
Devlete soru sorar.
Sanığın savunmasını araştırır.
Mahkemenin kararını bekler.
Ama bir insanın fotoğrafını koyup:
“Bakmayın böyle masum durduğuna”
dediğiniz anda artık haber vermiyorsunuz.
İnsanlara nasıl hissetmeleri gerektiğini emrediyorsunuz.
Fotoğrafa Bir Daha Bakın
Ben o fotoğrafa tekrar baktım.
Ve düşündüm:
Bu kadın birinin kızı değil mi?
Belki birinin annesi.
Belki birinin kardeşi.
Belki yıllardır onu bekleyen insanlar var.
Belki suçlu.
Belki masum.
Bilmiyorum.
Ve tam da mesele bu:
Bilmiyorum.
Gazeteci de bilmiyor.
Sosyal medyada küfreden de bilmiyor.
Altına “asın” yazan da bilmiyor.
Mahkeme bile henüz son sözünü söylememiş.
Ama bizim artık bilmeye ihtiyacımız yok.
Çünkü elimizde etiket var:
“FETÖ’cü.”
Bir insanın üzerine bu kelimeyi yazdığımız anda gerisini düşünmemize gerek kalmıyor.
Onun korkusu bizi ilgilendirmiyor.
Çocuğu bizi ilgilendirmiyor.
Annesi bizi ilgilendirmiyor.
On yıldır nasıl yaşadığı bizi ilgilendirmiyor.
Hatta suçlu olup olmadığı bile bizi pek ilgilendirmiyor.
Etiket yetiyor.
İşte beni korkutan budur.
Önce İsmini Alırsınız
Bir insana zulmetmenin en kolay yolu onu önce insandan başka bir şeye dönüştürmektir.
Adını alırsınız.
Hikâyesini alırsınız.
Yüzünü alırsınız.
Sonra ona bir isim verirsiniz:
Hain.
Terörist.
FETÖ’cü.
İltisaklı.
İrtibatlı.
Artık karşınızda Fatma yoktur.
Bir kategori vardır.
Kategori ağlamaz.
Kategori çocuk özlemez.
Kategori annesini aramaz.
Kategori korkmaz.
Kategori yalnız kalmaz.
Kategori yalnızca cezalandırılır.
İnsanlık tarihinin karanlık dönemlerinde bu yöntem tekrar tekrar kullanıldı.
Çünkü insanın karşısındaki insana zulmetmesi zordur.
Ama onu önce bir etikete dönüştürürseniz işler kolaylaşır.
Bir Tarafta Barış Arıyoruz
Ve bütün bunlar olurken Türkiye başka bir şey konuşuyor.
Kırk yılı aşkın süredir devam eden PKK sorununda silahların bırakılması ve örgüt mensuplarının topluma dönüşü için hukuki düzenlemeler tartışılıyor ve adımlar atılıyor.
Ben buna prensip olarak karşı değilim.
Tam tersine.
Bir tek insan daha ölmeyecekse…
Bir anne daha evladının tabutuna sarılmayacaksa…
Bir asker daha toprağa düşmeyecekse…
Bir Kürt genci daha dağa çıkmayacaksa…
Silahlar susacaksa…
Devlet elbette barışın hukukunu aramalıdır.
İnsanlar kırk yıl savaşabilir.
Ama bir gün yine konuşmak zorundadır.
Devletin büyüklüğü yalnız cezalandırabilmesinde değil, gerektiğinde barışı kurabilmesindedir.
Fakat insanın içini acıtan soru tam burada başlıyor:
Silah taşıyan insan için bile yeniden topluma dönüş yolu arayabiliyorsak, eline silah almamış insanlar için neden barışın kapısını kapatıyoruz?
Bir tarafta:
“Toplumsal barış.”
“Entegrasyon.”
“Silahların susması.”
“Yeni dönem.”
Diğer tarafta bir öğretmenin fotoğrafının altında:
“Bakmayın böyle masum durduğuna.”
Ben bu iki Türkiye’yi yan yana koymakta zorlanıyorum.
Daha doğrusu vicdanım koyamıyor.
“PKK’lıya Merhamet Etmeyelim” Demiyorum
Burada yanlış anlaşılmak istemem.
PKK mensuplarına merhamet göstermeyelim demiyorum.
Tam tersini söylüyorum:
Merhameti büyütelim.
Barışı büyütelim.
Affetmenin imkânlarını büyütelim.
Topluma dönüş yollarını büyütelim.
Ama bunu herkes için düşünelim.
Çünkü merhamet siyasi kimlik soruyorsa merhamet değildir.
Hukuk örgüt ismine göre değişiyorsa hukuk değildir.
Adalet “bizimkiler” ve “ötekiler” diye ayrılıyorsa adalet değildir.
Suç şahsidir.
Kim suç işlemişse onun suçunu araştırırsınız.
Delilini ortaya koyarsınız.
Adil biçimde yargılarsınız.
Ama bir insanın hayatını, ailesini, mesleğini, çevresini ve onurunu yalnızca aidiyet üzerinden yok edemezsiniz.
On Yıl Sonra Hâlâ Doymadık mı?
Belki kendimize sormamız gereken en ağır soru budur:
On yıl yetmedi mi?
15 Temmuz’un üzerinden on yıl geçti.
Türkiye çok ağır şeyler yaşadı.
İnsanlar öldü.
Aileler parçalandı.
Binlerce dava açıldı.
On binlerce insan cezaevine girdi.
Yüz binlerce insan soruşturmalardan, ihraçlardan ve toplumsal dışlanmadan geçti.
Suç işleyenler elbette cezalarını çeksin.
Ama toplum olarak öfkeye doymayacak mıyız?
Daha kaç insanın fotoğrafının altına “hain” yazmamız gerekiyor?
Daha kaç annenin evladını kaybetmesi gerekiyor?
Daha kaç çocuğun babasının veya annesinin suçlamasıyla büyümesi gerekiyor?
Daha kaç yıl?
On yıl sonra hâlâ bir kadının fotoğrafına bakıp:
“Bakmayın böyle masum durduğuna”
yazabiliyorsak belki artık Fatma Aşık’ın dosyasından önce kendi vicdan dosyamızı açmamız gerekiyor.
Suçluysa Bile…
Ve en zor cümleyi söyleyelim:
Suçluysa bile insandır.
İşte medeniyet tam burada başlar.
Masuma merhamet etmek kolaydır.
Sevdiğimiz insana adalet istemek kolaydır.
Bizim mahalleden olana yapılan haksızlığa karşı çıkmak kolaydır.
Asıl sınav, nefret ettiğimiz insana hukuk isteyebilmektir.
Suçlu bulduğumuz insanın da insan onurunu koruyabilmektir.
Çünkü insan haklarının önündeki en önemli kelime “insan”dır.
İyi insan hakları değildir.
Bizden olan insanların hakları değildir.
Masum olduğuna inandığımız insanların hakları değildir.
İnsan haklarıdır.
Çocuklarımız Bize Ne Soracak?
Bir gün bu dönem de tarih olacak.
Bugünün manşetleri eski gazete arşivlerinde kalacak.
Bugünün güçlüleri yaşlanacak.
Bugünün öfkeleri anlamını kaybedecek.
Ve çocuklarımız belki bu yılları okuyacak.
Soracaklar:
“Baba, insanlar birbirlerine neden böyle davranıyordu?”
“Neden mahkeme karar vermeden insanlara suçlu diyorlardı?”
“Neden bir öğretmenin fotoğrafının altına ‘Bakmayın masum durduğuna’ yazmışlardı?”
“Neden herkes susmuştu?”
O gün onlara ne diyeceğiz?
“Zaman öyleydi” mi?
“Herkes yapıyordu” mu?
“Korkuyorduk” mu?
“Onlar da bizim taraftan değildi” mi?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
Çocuklarımıza bırakacağımız en ağır miras, başkasının acısına alışmış bir toplumdur.
Ben Fotoğrafa Bakıyorum
Ben yine o fotoğrafa bakıyorum.
Fatma Aşık’ın suçlu olup olmadığını bilmiyorum.
Bilmek benim görevim de değil.
Mahkeme karar versin.
Ama o fotoğrafa baktığımda hâlâ bir insan görebiliyorum.
Benim için mesele budur.
Birileri bana:
“Bakmayın böyle masum durduğuna”
diyor.
Ben ise tam tersini söylüyorum:
Bakın.
Bir daha bakın.
Etiketi kaldırıp bakın.
Siyasi kimliğini bir an unutup bakın.
Dosya numarasını kaldırıp bakın.
“FETÖ” kelimesini kaldırıp bakın.
Karşınızda yalnızca bir insan kaldığında içinizde hâlâ bir şey kıpırdıyor mu, ona bakın.
Çünkü mesele artık yalnız Fatma Aşık değildir.
Mesele biziz.
Mesele, onca acıdan sonra hâlâ insan kalıp kalamadığımızdır.
Bir devlet yanlış yapabilir.
Bir mahkeme yanlış karar verebilir.
Bir gazete yalan yazabilir.
Bunların hepsi bir gün düzeltilebilir.
Ama bir toplum başkasının acısını seyretmeye alışırsa, kaybettiği şeyi geri kazanması çok daha zordur.
Çünkü hukukun çökmesi devleti yaralar.
Basının çökmesi hakikati yaralar.
Ama vicdanın çökmesi insanı yaralar.
Ve bir gün birbirimizin yüzüne baktığımızda artık insan göremiyorsak…
Asıl felaket o zaman başlamış demektir.